Lojistik sektöründe, faaliyetlerin önemli bölümü, işyeri sınırları dışında ve kamuya açık alanlarda yürütülmektedir. Bu özellik, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde mutlak kontrolün sağlanmasının…
Lojistik sektöründe, faaliyetlerin önemli bölümü, işyeri sınırları dışında ve kamuya açık alanlarda yürütülmektedir. Bu özellik, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinde mutlak kontrolün sağlanmasının önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Sektörde faaliyet gösteren iş sağlığı ve güvenliği profesyonelleri, başkalarının hatalarına karşı da önlem almak, sınırlandırılamayan risk havuzunda mücadele etmek durumunda kalmaktadır.
Nitekim 2015 yılında Galatasaray Üniversitesi ve Tez Medikal iş birliğinde düzenlenen “Lojistik Sektöründe İş Sağlığı ve Güvenliği Sempozyumu”nda da sektörün bu sorunları ve iyi uygulama örnekleri detaylı olarak tartışılmıştır.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin temel felsefesi önleyici ve koruyucu yaklaşımdır. Bu açıdan bakıldığında lojistik sektöründe insan faktörü kritik belirleyicidir. Bu nedenle konuya, insana dair önemli bir belirleyici olan güvenlik kültüründen başlamak uygun olmaktadır.
Güvenlik Kültürü
Toplumdaki güvenlik kültürü, esasen toplumun güncel kültürüyle sıkı etkileşim içerisindedir. İnsan kültürü dünya tarihinde binlerce yıl önce başlamış ve günümüze kadar gelişerek ve yaşam koşullarından etkilenerek gelmiştir.
Tarih öncesi zamanlardan beri insanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için, bireyler arasında sıkı bir dayanışmaya gereksinim duymuştur. Doğa koşullarıyla, kendilerinden daha güçlü canlı türleriyle, ancak bu şekilde başa çıkabilmiştir. Bu etkileşim toplumların kültüründe belirleyici etken olmuştur.
Ancak dünyada, özellikle son yüzyılda çok hızlanan gelişmeler, yaşam biçimini değiştirmekte ve buna bağlı olarak toplumların kültürünü de hızla değiştirmektedir. Günümüzde büyüyen kentlerin koşulları toplumda çekirdek aile yapısının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Ancak bu durum nesiller arasında kültürel aktarımı çok zorlaştırmıştır. Artan nüfus, bireyler arası rekabeti güçlendirmiş, bu nedenle aileler çocuklarını özgüvenli ve kendi kariyerlerini önceleyen, benmerkezci şekilde yetiştirmeye yönelmiştir. Giderek yaygınlaşan ve zorlaşan sınav sistemi de bu değişimi desteklemiştir.
Bu sürecin sonunda, genç nesiller giderek kendilerine odaklanmış, çevrelerindeki insanlarla birlikte yaşamaktan doğan hakları ve sorumlulukları konusunda farkındalıklarını yitirmiştir. Bu kayıp giderek toplumsal yaşam düzenini bozmakta, bireylerin yaşam kalitelerini azaltmakta, hatta ölüme varan zararlara yol açmaktadır.
Trafikteki yol verme çatışmaları, bu değişen kültürün zararlarına güçlü bir örnektir. Aslında trafikte geçiş üstünlüğü kurallarla belirlenmiştir. Ancak kendilerini önceleyen sürücüler bu kurallara uymamakta ve böylece oluşan kazalar ve gerginlikler ölüme varan boyutlarda zararlara yol açabilmektedir.
Bu durum, toplum tarafından kısaca “Günümüzde saygı kalmadı.” İfadesiyle özetlenmektedir.
Öte yandan geleneksel kültürümüzde de alçakgönüllülük ilkesi ağırlıklıdır. Başkalarını öncelemek ve kendini feda etmek davranışı kutsanır. Sonuçta bu seçenek de güvenlik kültürüne farklı yönden zarar vermektedir. Örneğin bireyin kendisine fazla önem vermesinin toplumda uygun karşılanmaması, kişisel güvenlik önlemlerinin uygulanmasını kısıtlayabilmektedir.

Trafik Güvenliği
Trafik kazaları insanlığın çok eski sorunları arasındadır. Genel olarak bakıldığında motorlu taşıtların icadından çok daha eski dönemlere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Günümüzdeki artan refah ve gelişen teknoloji trafik güvenliğine ciddi katkılar yapmış olsa da trafiğe çıkış halen “göze alınabilir risk” kapsamında bulunmaktadır. İş sağlığı ve güvenliğinde güncel hedef olan “Vision Zero” düzeyine trafik güvenliği kapsamında ulaşılabilmesi halen yakın gelecekte beklenmemektedir.
Teknolojideki gelişmeler, trafik güvenliği üzerinde paradoks etkileşime sahiptir. Aktif sürüş desteği gibi gelişmeler kaza sıklığını azaltırken, cep telefonu-sosyal medya gibi gelişmeler sürücülerin dikkatini dağıtarak yeni kaza nedenlerini oluşturmaktadır. Yine duble yollar kaza sıklığını azaltırken, böylece artan hızlar ölümcül kaza oranını artırabilmektedir.

Kazalar
Trafik kazaları, lojistik sektöründe iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin önemli çalışma alanları arasındadır. Ancak daha riskin adı bile mücadeleyi zorlaştırmaktadır. “Kaza” istemsiz olarak ortaya çıkan ve önlenemeyen olay olarak tanımlanmaktadır. Yani bu terim, riski kaderle ilişkilendirmektedir. Bir zararın “kazayla olması” hafifletici neden olarak algılanmaktadır. Aslında günümüz teknolojisi ile kazaların hemen tamamı önlenebilir hale gelmiştir. Ancak kazaları önleyebilecek olan insanın, bu gücüne inanması, bu hedefi içselleştirmesi gerekmektedir. İnsanın bu gücünü algılayabilmesi için uluslararası alanda kaza terimi yerine yaralanma-çarpma-çarpışma gibi terimler tercih edilmektedir.
Tüm kazalarda olduğu gibi, trafik kazası nedenlerinde de insan hatası önemli yer tutmaktadır. Bunun da temelinde insanın kendisine verdiği değer yer almaktadır. Bu durumu, “En tehlikeli insan, kaybedecek bir şeyi olmayan insandır.” ifadesi çok iyi açıklamaktadır. Teknik yeterliği olmayan araçla trafiğe çıkmak, yorgun halde araç kullanmaya devam etmek gibi hataların temelinde bu vardır. Kendine değer veren insan, intiharla eş değer olan bu tür kararları kolaylıkla alamaz.
İnsan Faktörü
Dünya savaşları sonrasında, böylesi bir toplumsal çılgınlığın yeniden yaşanmaması için karar vericiler ortalama insanın refah düzeyini artırma yoluna gitmiştir. Böylece sağlanan toplum düzeni, günümüzde gelişmiş ülkelerdeki orta tabakanın refah düzeyinin azalması ile yeniden aksamaya başlamıştır.
Refah düzeyinin yanında eğitim düzeyi de insanın kendisine verdiği değeri belirleyen etkenler arasındadır. Ancak burada öğretim ve eğitim kavramları karıştırılmamalıdır.
Eğitim, kişisel haklar ve sorumluluklar, kişisel özgürlüklerin sınırları gibi konulardaki toplumsal değerlerin çocukluktan başlayarak bireylere kazandırılmasını tarif etmektedir. Öğretim ise kişiye kendisini ve yaşadığı dünyayı öğreterek başlamakta, zihinsel ve sanatsal yeteneklerini geliştirmeye çalışmakta ve giderek kişiyi çalışma yaşamına hazırlamaktadır.
Öğretim sisteminin önemli bir görevi de bireye kendi vücudunu, kapasitesini ve sağlığını geliştirmeye yönelik yöntem ve sorumluluklarını öğretmektir. Örneğin sağlıklı duruş-güvenli hareket gibi davranış alışkanlıkları bireye çocukluk yaşlarda kazandırılmalıdır.
Günümüzde aileler çocuklarını “sınıf atlayabilmeleri” için popüler mesleklere yönlendirmektedir. Artan talebin sonucunda açılan üniversiteler artık bu beklentiyi karşılayamaz olmuş, üniversiteli işsiz sayısı giderek artmıştır. Öte yandan tüm sektörlerde nitelikli ara eleman sıkıntısı yaygınlık kazanmıştır. Sorun kısa vadede mülteci kaynaklarıyla çözülmeye çalışılmakta, ancak bu durum uzun vadede ülkeyi ciddi sıkıntılara sürüklemektedir.
Öğretimin asıl hedefi, bireyi ilgisine, yetenekleri ve kapasitesine uygun bir meslekte iyi yetiştirmektir. Böylece bireyin refah düzeyi de yükselecek, kendisiyle barışık bir yaşam sürdürebilecektir.
Sonuç
Sorunun kökü çok derinlerdedir. Bu nedenle uzun vadeli bir toplumsal stratejiye gereksinim bulunmaktadır. Öncelikle üzerinde uzlaşılmış temel toplumsal değerler belirlenmelidir. Sonra bunlar toplumun tüm kesimlerine, toplumun benimseyeceği iletişim yöntemleriyle ve toplumu yormadan tüm kanallardan sürekli aktarılmalıdır. Birey, evde, okulda, işyerinde, camide, yazılı-görsel-sosyal medyada, her yerde aynı mesajlarla karşılaşmalıdır.
Bu sorunla mücadele sadece siyasi iktidarın değil, muhalefetin, STK’ların, kurumsal yapıların, şirketlerin, toplum liderlerinin, ailelerin ve hatta tüm bireylerin sorumluluğundadır ve ortak geliştirilecek strateji ancak tüm toplumun katılımıyla uygulamaya konabilir.








