İş Sağlığı ve Güvenliği disiplini, özünde insanın fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü korumayı amaçlar…
Avukat Beril Özyurt
İş Sağlığı ve Güvenliği disiplini, özünde insanın fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü korumayı amaçlar. Ancak istatistiklere göre, iş kazalarının büyük bir çoğunluğu, insan hatasından kaynaklanmaktadır. Hukuk dünyasında ‘işçi hatası’ kavramı, işverenin yasal sorumluluğunu kendiliğinden sona erdiren bir savunma mekanizması olmaktan ziyade; İş Sağlığı ve Güvenliği Hukukunun işverene yüklediği “çalışanı kendi dikkatsizliğinden dahi koruma” mükellefiyetinin sınırlarını test eden bir kriterdir. Bu yazımızda, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile güncel Yargıtay kararları ışığında işçi hatasının illiyet bağını hangi durumlarda kestiği ve hangi durumlarda işverenin denetim eksikliği olarak geri döndüğü analiz ele alınacaktır.
6331 sayılı Kanun’un “İşverenin genel yükümlülüğü” başlıklı 4. maddesinde, “İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla” sorumlu tutarken, bu sorumluluğu sadece statik bir önlem alma ödevinin ötesine taşır. Madde hükmü uyarınca işveren; risklerin önlenmesinden eğitimin verilmesine, gerekli araç-gereç tedarikinden organizasyonun kurulmasına kadar geniş bir yelpazede aktif bir yönetim sergilemek zorundadır. Burada dikkat çekilmesi gereken en kritik husus, işverenin sadece tedbir almakla yetinemeyeceği, aynı zamanda bu tedbirlere uyulup uyulmadığını izleme ve denetleme yükümlülüğü altında olduğudur. Öyle ki; kanun koyucu, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin dışarıdan uzman kişi veya kuruluşlardan alınmasının veya çalışanların kendi yükümlülüklerinin bulunmasının, işverenin bu temel sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağını açıkça düzenlemiştir. Bu durum, işverenin sorumluluğunu “sonuç odaklı” bir bakış açısından kurtararak, iyileştirme ve denetim süreçlerini kapsayan “süreç odaklı” mutlak bir gözetme borcuna dönüştürmektedir.
Bu çerçevede işverenin genel yükümlülüğü “sonuç odaklı” değil, “süreç ve önlem odaklı” tanımlanır. Buradaki en önemli husus, işçi hata yapmış olsa dahi, işverenin o hatanın yapılmasını engelleyecek bir “denetim mekanizması” veya “teknik bariyer” kurup kurmadığıdır.
Keza 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. maddesinin 2. fıkrasında da; “İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.” denilmekle işverenin, iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin önlem alma yükümlülüğü, iş akdiyle üstlenilen basit bir edim olmanın ötesinde, işçinin şahsiyetine duyulması gereken saygının ve onu koruma borcunun hukuki bir tezahürü olarak tanımlanmıştır.
İşverenin geniş kapsamlı gözetme borcu, işçiyi sistem içinde sadece pasif bir koruma nesnesi olarak konumlandırmaz. Aksine, 6331 Sayılı Kanun’un 19. maddesi, çalışanlar için kendilerine verilen eğitim ve talimatlar doğrultusunda hem kendilerinin hem de çalışma arkadaşlarının güvenliğini gözetmekle yükümlü, “katılımcı ve sorumlu” bir profil çizmektedir. Bu çerçevede çalışanlar; üretim araçlarını ve kişisel koruyucu donanımları kuralına uygun kullanmak, tespit ettikleri yakın tehlikeleri derhal bildirmek ve noksanlıkların giderilmesi noktasında işverenle iş birliği yapmakla mükelleftir.
Dolayısıyla, işverenin gözetme borcu ne kadar geniş yorumlanırsa yorumlansın, hukuk düzeni işverene “imkansızı başarma” yönünde mutlak bir yükümlülük yüklemez. Eğer işveren; risk analizini yapmış, gerekli eğitimi vermiş, uygun ekipmanı tedarik etmiş ve en önemlisi etkin bir denetim mekanizması kurmuşsa, hukuki sorumluluk ibresi artık işçinin bu yükümlülüklere aykırı düşen kusurlu davranışına doğru kaymaya başlar.
Yargıtay, iş kazalarından doğan sorumluluğu “kusursuz sorumluluk” çerçevesinde ele almaktadır. Bu yaklaşıma göre işveren, kusursuz olsa dahi iş yeri koşullarından doğan zararlardan sorumludur; zira işveren, iş akdi ile işçisini iş yeri tehlikelerine karşı korumayı ve önlenemeyen tehlikelerden doğacak zararları karşılamayı taahhüt etmiş sayılır.
Yargıtay içtihatlarında vurgulanan temel ilkeler şunlardır:
Objektif Özen Yükümlülüğü:
İşverenin, mevzuatın öngördüğü önlemlerle yetinmesi yeterli olmayıp, bilim ve teknolojinin ulaştığı en son aşamadaki önlemleri de alma yükümlülüğü vardır. İşçinin tecrübeli olması veya dikkatli çalışacağı varsayımı, işvereni önlem alma yükümlülüğünden kurtarmamaktadır.
Denetim ve Eğitim Zorunluluğu:
İşverenin sadece araç-gereç sağlaması yeterli değildir; işveren, bu araçların kullanılıp kullanılmadığını denetlemek ve işçiye gerekli eğitimi vermekle de yükümlüdür.
Kaçınılmazlık İlkesi:
Tüm önlemlerin alınmasına rağmen, teknolojinin imkanları dahilinde önlenemeyen bir durumun meydana gelmesi halidir. Ancak bilimsel gelişmelerle önlenebilen durumlarda kaçınılmazlıktan söz edilemez.
İşçinin bu kurallara “kasten” uymaması veya hayatın olağan akışına aykırı bir “ağır ihmal” sergilemesi, hukuki dengeleri temelinden sarsan iki ana kulvarda sonuç doğurur;
4857 Sayılı İş Kanunu’un 25. maddesinin “Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri” başlıklı II. fıkrasında; “işçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi” işverene, iş akdini tazminatsız ve haklı nedenle fesih yetkisi tanır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, bu hakkın kullanımı için mutlaka bir kazanın gerçekleşmesi gerekmez; tehlikenin yaratılmış olması, güven ilişkisini sarsmak için yeterlidir. Ancak burada kritik bir eşik olarak “hatırlatma şartı” öne çıkar; işçinin davranışı daha önce uyarılmış olmasına rağmen devam ediyorsa veya ilk seferde dahi iş yerini telafisi güç bir tehlikeye sokuyorsa, bu fesih hakkının doğduğu söylenebilir.
Sürecin tazminat boyutu ele alındığında ise, ödenecek maddi ve manevi tazminat miktarını belirleyen en temel kıstas kusur paylaşımıdır. İşçinin eğitimi ve ekipmanı olmasına rağmen kuralları çiğnemesi, Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde “birlikte kusur” olarak nitelendirilir. Bu durum, işverenin tazminat yükümlülüğünü tamamen ortadan kaldırmasa da işçinin kendi kusuru oranında tazminat miktarından hakkaniyetli bir indirim yapılmasını sağlar. Daha uç bir senaryoda, eğer işçinin hatası “öngörülemez ve önlenemez” bir boyutta ise illiyet bağının kesildiği değerlendirilerek işverenin sorumluluktan tamamen kurtulması söz konusu olabilir.
Kazaların Görünmeyen Yüzü
İş kazası analizlerinde “insan hatası” genellikle anlık bir dikkatsizlik olarak geçiştirilse de bu hatanın arkasındaki psikolojik ve fizyolojik süreçler çoğu zaman işverenin organizasyonel sorumluluğuna işaret eder. Yorgunluk, kronik stres ve rutinleşmenin getirdiği “aşırı özgüven”, kaza oluşumundaki temel tetikleyicilerdir. Ancak İSG yaklaşımı ve yargı pratiği, bu durumları tek başına birer mazeret olarak kabul etmemektedir. Zira insan hatası, kazanın ana sebebi değil; aslında sistemdeki yapısal bir eksikliğin veya yönetimsel bir boşluğun sonucudur. Güvenlik literatüründe “İsviçre Peyniri Modeli” olarak da bilinen bu yaklaşıma göre; bir kazanın meydana gelmesi için sistemdeki tüm savunma katmanlarının aynı anda delinmesi gerekir. Eğer bir işçinin anlık bir unutkanlığı doğrudan bir yaralanmaya yol açabiliyorsa, bu durum sistemin o hatayı tolere edebilecek bir “ikincil koruma” katmanına sahip olmadığını kanıtlar.
Bu noktada, işverenin gözetme borcunu “imkansızı başarma” noktasından çıkarıp “makul ve teknik önlem” zeminine oturtan iki temel strateji ön plana çıkar. İlki, Japon yönetim felsefesinde “hata geçirmezlik” anlamına gelen Poka-Yoke yaklaşımıdır. İşçinin hata yapma ihtimalini fiziksel olarak engelleyen (örneğin elini makineye soktuğunda sistemin durması gibi) “aptal geçirmez” teknolojiler, yargı önünde işverenin en güçlü savunma kalkanıdır. İkincisi ise güvenliği kâğıt üzerindeki kurallardan çıkarıp bir davranış biçimine dönüştüren Davranış Temelli Güvenlik (Behavior Based Safety – BBS) yaklaşımıdır. Sadece kural koymakla yetinmeyen, bu kuralların bir iş yeri kültürü haline gelmesini sağlayan işveren, Yargıtay’ın aradığı “etkin denetim” şartını da yerine getirmiş sayılmaktadır.
İLLİYET BAĞININ KESİLMESİ: “AĞIR KUSUR” VE “ÖNGÖRÜLEMEZLİK”
Yargıtay, işçinin hatasının işverenin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırabilmesi için “illiyet bağının kesilmesi” şartını aramaktadır. İlliyet bağı; mücbir sebep, üçüncü kişinin ağır kusuru veya zarara uğrayan işçinin ağır kusuru ile kesilebilir. Yargıtay’ın son dönem yaklaşımları, “sıradan bir dikkatsizlik” ile sorumluluğu tamamen ortadan kaldıran “ağır kusur” arasındaki o ince ama keskin çizgiyi, işçinin davranışının niteliğine göre belirlemektedir. Bu noktada temel kriter, işçinin davranışının işveren tarafından öngörülebilir veya engellenebilir olup olmadığıdır.
Bu ayrımı somutlaştırmak gerekirse, işçinin kendi özgür iradesiyle gerçekleştirdiği kasti eylemler veya intihar vakalarında, işverenin aldığı hiçbir teknik önlemin bu süreci durduramayacağı kabul edilir. Zira burada zarar, iş yeri riskinden değil, tamamen kişinin dış dünyadan bağımsız içsel iradesinden kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde, hayatın olağan akışına ve rasyonel insan mantığına tamamen aykırı davranışlar da illiyet bağını kesen “ağır kusur” kapsamında değerlendirilir. Örneğin; iş yerinde standartlara uygun, güvenli bir iskele kurulu olmasına rağmen, hiçbir geçerli neden olmaksızın binanın dış cephesinden atlayarak aşağı inmeye çalışan bir işçinin bu eylemi, işverenin gözetme borcunun sınırlarını aşan bir haldir.
Buna karşın, ihmalin “öngörülebilir” olduğu durumlarda yargı, işvereni sorumluluktan azat etmemektedir. Eğer bir işçi emniyet kemeri takmadan iskeleye çıkıyor ve işveren bu duruma “göz yumuyorsa”, burada işçinin hatasından ziyade işverenin “denetim ve otorite eksikliği” ön plana çıkar. İşçinin tembelliği, yorgunluğu veya tecrübesine güvenerek aldığı basit riskler, işverenin denetim yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Kısacası; işverenin sorumluluğunun sona ermesi için hatanın sadece işçiden kaynaklanması yetmez; bu hatanın işveren tarafından her türlü teknolojik imkân ve idari baskıya rağmen “önlenemez” bir karakterde olması şarttır.
KUSUR TESPİTİNDE YENİ DÖNEM: BİLİRKİŞİ VE MEVZUAT UYUMU
Yargılama pratiğinde kusur dağılımı, artık sadece soyut bir “yüzde” hesabı yapılarak geçiştirilen bir süreç olmaktan çıkmıştır. Yargıtay’ın güncel denetim kriterleri, bilirkişi raporlarının matematiksel tahminlerden ziyade, somut mevzuat ihlallerine ve teknik verilere dayalı bir “kusur aidiyeti analizi” içermesini zorunlu kılmaktadır. Bir raporun hükme esas alınabilmesi için teknik heyetin, her olayın kendine has dinamiklerini gözeterek şu üç temel sorgulama alanı üzerinden bir ispat zinciri kurması beklenir:
1. Hangi Önlem Eksik? (İşveren tarafından alınmayan somut teknik tedbir).
2. Hangi Talimat İhlal Edildi? (İşçi tarafından göz ardı edilen yazılı talimat).
3. Kaçınılmazlık Var mı? (Teknolojinin imkanları dahilinde önlenemeyen bir durum mu mevcut?)
Öncelikle işveren tarafından alınmayan somut teknik tedbirin net bir şekilde ortaya konulması, yani “hangi önlemin eksik olduğu” sorusunun mevzuat hükümleriyle cevaplanması gerekir. Paralel olarak, işçi tarafından göz ardı edilen yazılı talimatların ve ihlal edilen spesifik güvenlik kurallarının belirlenmesi amacıyla “hangi talimatın ihlal edildiği” hususu irdelenmelidir. Son olarak, teknolojinin ve bilimin mevcut imkanları dahilinde her türlü önlem alınmış olsa dahi olayın engellenemediği bir “kaçınılmazlık durumu” olup olmadığı sorgulanmalıdır. Kuşkusuz bu sorular birer başlangıç noktası olup; bilirkişi incelemesi, iş yerinin fiziksel koşullarından organizasyonel hatalara kadar uzanan çok daha geniş bir spektrumu kapsar. Ancak günümüzde dijitalleşme ve gelişmiş güvenlik sistemleri sayesinde “kaçınılmazlık” payı marjinal bir seviyeye inmiştir; zira bilimsel gelişmelerle önlenmesi mümkün olan hiçbir risk artık yargı önünde “kaçınılmaz” olarak nitelendirilmemektedir. Sonuç olarak, bu temel soruları somut olayla harmanlamayan ve gerekçelendirmeyen raporlar, yargı denetiminde birer bozma nedeni olarak kabul edilmekte; kusur tespiti artık tam anlamıyla teknik ve hukuki bir uzmanlık disiplinine dönüşmektedir.
Sonuç: İnsan Hatasını Sistemle Aşmak
Yargı kararlarının satır araları bize göstermektedir ki; hukuk sistemi iş kazasını bir “şanssızlık” değil, bir “organizasyonel boşluk” olarak kodlamaktadır. “İşçi hatası” olarak nitelendirilen çoğu vaka, aslında iş yerindeki eğitim, denetim ve risk analizi süreçlerindeki görünmez bir çatlağın dışavurumudur.
İşverenlerin hukuki, cezai, idari ve hepsinden önemlisi vicdani sorumluluklarını minimize edebilmelerinin yegâne yolu; yalnızca yasal zorunlulukları savuşturmak adına tutanak imzalatıp fiziksel ekipman dağıtmak değil, o ekipmanın ve kuralın kullanımını bir davranış normu haline getiren “yaşayan, denetlenebilir ve sürdürülebilir bir güvenlik kültürü” inşa etmeleridir.
Unutulmamalıdır ki; modern iş hukuku doktrininde çalışan doğası gereği korunması gereken, ekonomik ve sosyal açıdan “zayıf taraf” olarak kabul edilir. Bu koruma kalkanı altında, işçinin hatası ancak işverenin kendi üzerine düşen tüm teknolojik, idari ve denetimsel yükümlülükleri kusursuzca yerine getirdiğini ispatladığı noktada hukuki bir değer kazanır.
Nihayetinde modern İSG hukukunun ve Yargıtay’ın işverenden beklediği vizyon, kaza olduktan sonra kusurlu olanı bulup cezalandırmak değil; insan doğasının hata yapabileceği gerçeğini peşinen kabul ederek, hatanın kazaya dönüşmesini teknik ve idari bariyerlerle engelleyecek proaktif bir sistem kurabilmektir. Güvenliğin sadece bir klasör dolusu “kural” değil, bizzat iş yerinin “kültürü” olduğu işletmelerde; yargı kararları işveren için birer tehdit unsuru değil, kurulan o sağlam ve insan odaklı sistemin hukuki birer tescili haline gelecektir.








